8 Mayıs 2009 Cuma

AMERİKA'NIN KEŞFİ VE ANADOLU'YA ETKİLERİ

Dünyanın düz olduğu yaygın inancına karşı, yuvarlak olduğu ve döndüğü iddiasının taraftar bulması ile, ipek ve baharat diyarı Hindistan'a giden en kısa yolun Osmanlı'nın arkasından dolanmaktan geçtiği düşüncesi parlamıştı.


Pusula'nın Çin'den Avrupa'ya getirilmesi ve denizcilik teknolojisindeki diğer ilerlemeler, kral veya kraliçeden bir kese altın yolluk kopartmayı başaran meraklı İspanyol ve Portekiz'li kaşiflerin Atlantiğe yelken açmasını sağlarken; haritaların yeniden çizilmesine ve yakında "üzerinde güneşin batmadığı imparatorluklar" kurulmasına neden olacaktı. Coğrafi keşif serüvenleri başlamıştı. Bu maceradan sonra dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bir kese altınla giden bir çuval kanlı altınla geri dönecekti. Bu sektöre yatıran çok kazanacak, fakat altın çok olunca da değeri düşecekti. Bu durum en çok gelişmekte olan (emerging empires) imparatorluklarımızdan G7 üyesi Osmanlı'yı vuracaktı. Bugün iktisadi etkileri çokça tartışılan ve yerli imalatçının başına ta o zamandan bela olan Küreselleşmenin (alemin top olması) ilk mimarları işte bu Batı Avrupalı Portekiz ve İspanyollardır. İspanya ve Portekiz futbol takımlarını Avrupa ve Dünya kupası maçlarında yenebilmek tarihle de bir hesaplaşma olacaktır.

Tayfalar, aylarca süren yolculukta hiç taze sebze, meyve yiyemediğinden ve dönemin eczacıları olan büyücülerde de vitamin ve zayıflama hapı bulunmadığından, (askorbik asit) C vitamini eksikliğine bağlı iskorbüt hastası oluyordu. Önce dişler dökülüyor sonra simaları tanınmayacak derecede bozularak ıstırap içinde hayatını kaybediyorlardı. Afrika'yı (Ümit Burnu'ndan) dolaşmak isteyen Vasko Da Gama gibi çok uzun yol kaşiflerinin gemilerindeki tayfalar için bu durum daha da umutsuzdu. Denizde ölenlere mezar da kazılamıyor, zavallı tayfalar başka seçenek olmadığı için balıklara yem oluyordu. Uçsuz bucaksız okyanusun ortasında ahşap bir gemide yaşanan ve korku filmlerini aratmayacak bu sahneler, sefere çıkarken yanlarında götürdükleri limonlardan yolda yenilmek sureti ile bertaraf edilene kadar sürdü.

Amerika'da gördükleri (kızılderili) insanlara Hintli sandıkları için İndian (Hintli) dediler. Oysa bu ormanı bol kıtada ne ipek, ne baharat, ne de Buda vardı.. Bugün de Silikon Vadisi'nde yazılımcı olarak çalışan veya mahallede market işleten Hintlilerle, dört çeker arazi ciplerine adını verdikleri semersiz at binen Cherokee yerlilerine yine indian diyorlar!. Oysa Hindistan'dan yarım dünya uzaklıktaki bu kıta Malta Eriği değil, Yeni Dünya idi. 1492'de Amerika Kıtası keşfedilmişti işte.. O sırada CIA ve Pentagon ekibi, Kaliforniya'da yetişen Washington portakalında molekül olduklarından, dünya halklarının özgürlüğü için bir tehdit değildi. Fakat Batı Avrupalı sömürgeciler için ise (gold rush) altın'a hücum ve sermaye piyasası hareketleri başlamıştı.

Yeni Dünya halkı için büyük felaket gemilerle geldi.. "İspanya sponsorluğunda gelen İtalyan asıllı bir Portekizli" olan Kristof Kolomb'un ekibi 50 ila 100 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanacak büyük soykırımı başlatacaktı. Bugün Amerika'nın kuzeyinde yaşayan Avrupa kökenli beyazlar, her yıl onu sevgi ve coşku dolu kutlamalarla anarken, güneyinde yaşayan ve bu zatla ilgili anıları pek hoş olmayan halklar ise törenle Kolomb'un heykellerini yıkıyorlar..

Kızılderililer cömert insanlardı. Birinden sahip oldugu bir şey istenince hemen veriyordu. Kötülügü bilmiyor, çalmıyorlar, öldürmüyor, komşularını çok seviyorlardı. Silah nedir bilmediklerinden, kendilerine uzatılan kılıcın keskin tarafını tutup ellerini kesiyorlardı. Bunu gören ve henüz kurulmadığından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) korkusu olmayan K.Kolomb, günlüğüne: "Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istedigimizi yaptırabiliriz.." yazacaktı.
Adına türkü yakılmasa da, koca bir ülke kurulan (Kolombiya) kaptan Kolomb, kıtaya adını veremediği halde, yaptığı bir ülke puanıyla teselli bulacaktı. Batı kadar Doğuya da gidip keşfetmeyi başaran Magellan ise, bu özelliği ile ancak bir küresel navigasyon (yön bulma) cihazı markası olabilecekti.

İşin trajikomik yanı, kılıç çekmeyip yerlileri sadece İnternet Mahir gibi öpünce de sonuç değişmiyordu. Çünkü Kolomb'un Bask'lı tayfaları, yerlilerin bağışıklık sisteminin tanımadığı ve bu nedenle koruyucu antikor bulundurmadığı pek çok hastalık taşıyordu. Bu haliyle tayfalar, çıtır çıtır bir çam ormanına düşen ateş gibiydiler..

Amerika'ya bakteri ve virüs ihraç edenler, İspanya'ya kakao ithal edecek ve Bask bölgesinde dünyanın en iyi çikolata imalathanelerinin kurulmasını sağlayacaktı. Kaliteli İsviçre çikolatalarının sırrı, Alp Dağlarında otlayan ineklerin sütü katılmış Bask'tan işlenmiş olarak alınan bu kakaodur.

Domates de eski dünyaya yeni dünyadan gelen yeni bir sebzeydi. İspanya ve İtalya gibi Avrupalı ülkeler bugün onsuz yaşayamazlar; uğruna İspanya'da festivaller düzenlenir, İtalya bayrağının kırmızısı da domatesi simgeler (beyaz ve yeşil renklerin kaynağı ise yine pizzada kullanılan mozerella ve fesleğendir). Aztek dilinde tomati, "şişkin ve yuvarlak şey" anlamına gelir. Amerika'nın keşfi ile Avrupa mutfağı oldukça zenginleşti. Domatessiz bir yemek düşünemeyen bugünün Avrupalısı eski zamanlarda futbol, internet, sinema gibi nimetlerin yanında, bir de domates yokluğu çeken atalarına ne kadar üzülse azdır. Elbette bizim padişahlardan örneğin; F. S. Mehmet'in ömründe bir domates, bir muz, bir çikolata bile yiyemeden ölmüş olması da bizim acı bir tarihi gerçeğimizdir.

Avrupa'ya tütünü getiren Fransız Nicot, "test içişi" yaparken dışarı üflediği ve burun deliklerinden çıkan dumanla, "içine şeytan girmiş bunun" tespiti yapan Kilise engizisyonu tarafından idam edilip, sigaraya bağlı erken ölümlerin ilk örneği olarak tarihe geçecek, ve "Nicot'un içindeki" anlamına gelen ve "kan basıncında kalıcı artış yaparak damar yapısını bozan" tütündeki alışkanlık yapıcı alkaloitte (nikotin) soyadını ölümsüzleştirecekti.

Batı Avrupa'da denize kıyısı olup da batıya yelken açan devletlerden; güneydekiler Amerika kıtasının da güneyine ulaşıp oralarda İspanyolca ve (Brezilya'da) Portekizce konuşulmasını sağlarken, İngilizler de daha sonra kuzeyden gidip, kıtanın da kuzeyine varacak ve orada İngilizce'yi hakim kılacaktı. Fakat bugün anadili İspanyolca olan ve yabancı dil bilmeyen Hispanikler(Spanish), Amerika B.D. nüfusunda da ciddi bir orana ulaşmıştır. Bu nedenle New York'ta bir caddede gezerken, bir dükkanın camında -yabancı dil aranır gibi- "İngilizce bilen eleman aranıyor." ilanını görürseniz sakın şaşırmayın.

Artık ellerinde yerli halkı teknolojik olarak ileri oldukları için kolayca kandırıp (bkz. Kargo Kültler) rantını yiyecekleri, bu taktik işe yaramazsa da (bugünkü Irak örneğindeki gibi) muhalif insanları hunharca katledip, zenginlikleri ne pahasına olursa olsun sömürecekleri kocaman bir kıta vardı.. Nitekim çok geçmeden Yeni Dünya'dan gemilerle gelen tonla altın Avrupa'da bir zenginlik ve refah dönemi başlattı. Avrupa, batılılaşma kavramını lügatlara sokmak üzereydi..

O gün her şey çok güzel başlamıştı.. İspanyollar karaya ayak bastığında, Azteklerin (son) kralı Montezuma, gemiyle denizden gelen bu insanları ve özellikle daha gösterişli giyinmiş komutan Cortes'i dinsel inançlarındaki "denizden geldiği" ve onlara bildikleri her şeyi öğreteceği söylenen tanrı Quetzalcoatl sanmış ve mitolojilerinde kutsal saydıkları bu insanları çiçek ve hediyelerle karşılamıştı. Yaz günü buz gibi soğuk sulardan gelen tanrıların başı, gözünü altın hırsı bürümüş komutan Cortes, hediyeleri kabul ederken daha yok mu bunlardan? Hepsini isterim, çok uzak yoldan geldim diye öfkeyle köpürmüş; Meksika'yı işgal etmek için ilk iş olarak Montezuma'yı önce esir almış, sonra da kukla lider ve eşbaşkan olarak tahta oturtmuştur. Bir liderin koltuk aşkı uğruna sömürgecilerle işbirliği yapmasının tüm halkın ve ülkenin yokolmasına neden olduğu tek örnek bu değildir.
Zaten sonunda Aztekler de aşka gelmiş ve Montezuma'yı taşlayarak öldürmüştür.

Diğer yandan görevini başarıyla yapan Cortes, yerli halkı katletmesiyle tarihe geçmiştir. Burada inançların sonuca etkisi çok dikkat çekicidir. Yerlilerin dinsel inançları Cortes gibi istilacıların Yeni Dünya'yı rahatça kolonileştirmesini sağlamıştır. Böylece O, altın ve değerli mücevherler için dünyadaki en büyük soykırımlardan birini yapabilmiştır. İstilacıların çelik kılıçları, yerlilerin ise tahtadan kılıçları vardı. Cortes, Azteklerin başkenti Tenochtitlan'ı yerle bir etti. O günün şartları içinde 700.000 nüfusu ile İstanbul ve Paris'ten sonra en büyük üçüncü şehir olduğu düşünülürse, katliamın boyutları daha net anlaşılacaktır. Latin Amerika yerlileri emperyalizm ve sömürüyle bu ilk ve çok kanlı tanışıklıklarını hiç bir zaman unutmayacak ve genlerinde taşıdıkları bu isyan ateşi, 21.Yüzyılda Bolivarcı, Aydınlık Yol'cu, Tupamaro'cu, Castro'cu ve Chavez'ci devrimci örgütler olarak hayat bulacaktır.

Cortes ve benzerlerinin Avrupa'ya dönen gemisi sadece kakao, domates, tütün ve muz değil, elbete altın da taşıyordu. İşte o taze altın ve Osmanlı'nın azalan jeopolitik önemiyle gelirlerinin azalması,
İstanbul'daki sarayda sultan, vezir ve şeyhülislam üçlüsüne büyük sıkıntı yaratıp, başağrısı için aspirin ve okeye dördüncü aratacaktı.

Merkezi "Tarihi Yarımada"daki saray olan Osmanlı için acı günler kapıdaydı. Enflasyon, kıtlık ve geçim sıkıntısı Anadolu'da sosyal patlama yapacak buna mukabil padişah, (Uzun Mehmet daha karaelmas'ı bulamamış olduğundan) halkın desteğini almak için kömür bile dağıtamayacaktı.. 1584-87 arasında İtalyan Florisi 60 Akçeden 120 Akçeye fırladı. Osmanlı'nın, parasının değer kaybetmesini önlemek için Amerika'yı yeniden keşfetmekten başka bir yolu yoktu. Eğer bu yapılmış olsaydı, Yeni Dünya'da bugün (Portekizce ve İspanyolca gibi) Türkçe konuşulan ve Chavez gibi bir lider çıkarabilen bağımsız bir ülke bile olabilirdi.. Ne güzel olurdu Türkçe konuşan, samba yapan çikolata renkli dostlarımızın yanına tatile gitmek..

Oysa olmadı.. Amerika'ya Osmanlı hiç sefer yapamadı. Stajını Cezayir'de korsan olarak tamamladıktan sonra CV'si saray tarafından beğenilen ve Kaptan-ı Derya olarak donanmada işbaşı yapan Barbaros Hayrettin Paşa, Preveze Deniz Savaşı'nı 27 eylül 1538'de mütevazi kadırgalarla kazanmış olsa da, Avrupa Birliği'nin batasıca (Haçlı zihniyetli) gemileri, Cervantes'in (ilk roman olan Don Kişot'u yazan zat) de savaştığı ve kolunu kaybedip gazi olduğu 7 Ekim 1571 tarihli İnebahtı Deniz Savaşı ile Osmanlı Donanmasını yakmıştı.

Kadırgaların kaskosu olmadığı halde Venedik bi kıyak yapmış, ve onların verdiği altınlarla Seda Sayan'ın doğduğu semtte yeni kadırgaların yapılması için, ileride 2B kapsamına girecek ormanlardan çok ağaç kesilmişti. Tersane-i Amire'de üretilen gemilerin antik kalıntıları beş asır sonra tüpgeçit kazılarında ortaya çıkacaktı.

Taze donanma iki denizin sularının birbirine karıştığı ispatlanmış Cebelitarık Boğazı üzerinden Amerika'ya ulaşmak yerine, Afrika kıyılarını ve özellikle Fas ve Tunus'u yağmalamayı tercih etmişti. Bu seferlerde altın bulamayan (marines) Osmanlı deniz piyadeleri, o kızgınlıkla Halkü'l-Vâd Kalesi'ni komple yıkmıştı. Lağımcıların yerleştirdiği patlayıcılar, kontrollü olarak patlatılmış ve o koca kale ikiz kuleler gibi 10 saniyede yere inip enkaza dönmüştü.

Sırp asıllı Sokullu Mehmet Paşa'nın Sadrazam ve Kaptan-ı Derya olduğu ve devlet idaresini elinde tuttuğu dönemlerde Osmanlı donanması Akdeniz'de ciddi bir başka harekat yapmayacaktı. Donanma kah sefere geç çıkacak veya çıkmayacak, kah şöyle bir deniz havası alıp eve erken dönecekti. Bu durum huzursuzluklara neden oldu. Avrupalılardan saldırmazlık ve (Türklere karşı) yabancılara ticari imtiyazlar karşılığı büyük rüşvetler aldığı iddalarının gölgesinde, Sokullu'nun muazzam serveti dudak uçuklatıyordu. Özel mülkiyet ve miras hakkı (vakıflar hariç) söz konusu olmadığından, rüşvetle yapılan bu büyük servetten yağmalayarak payını almak için devletin bizzat kendisi bile memurunun ölmesini dört gözle bekliyordu. Kendi kendini yiyen bir mekanizma işlemeye başlamıştı: Rüşvet, Osmanlı'nın sonunu getirecekti.

Amerikan altınından pay alma umudunu yitiren Osmanlı, yönünü Kabe'nin doğusuna çevirmiş kadırgalar güneşin doğduğu taraftaki Hindistan'a yüzdürülmüştü. Uzakdoğu bölgesinde de Portekiz sömürgeciliği hakimdi. Ekonomik sistem olarak Avrupa kadar evrimleşememiş ve (Asya Tipi Üretim Tarzı) ATÜT'e benzer bir formda kalmış Osmanlı kültürü, sömürgeciliğe elverişli değildi ve Portekiz'e bu coğrafyada rakip olamazdı. Bu macera da böylece sona erdi. Buğday, baharat ve kumaş ticaretinde, kontrol edebildiği topraklarda söz sahibi olsa da, Osmanlı'nın altın peşindeki umutsuz maceraları uzak denizlerde hep hüsranla bitecekti.


Amerika'nın keşfinden önce, hammadde kıtlığı çeken Avrupa'dan zengin doğu topraklarına altının önlenemez göçü kıtadaki en ciddi sorun ve gelişimin önünde büyük bir engeldi. Coğrafi keşifler çağına kadar Bizans ve sonrasında Osmanlı, Avrupa ile iyi kötü ordularıyla baş edebiliyordu. Oysa Amerika'nın keşfinden sonra gelen değerli madenlerin Avrupa sarayları etrafında yarattığı zenginlik halkasının içinde toplanan, tarlada veya madende çalışmak zorunda olmadığı için boş zamanı bol olan, doğaya meraklı bilimci ve sanatçılar bilimsel ilerlemede patlama yaptı. Bu durum, yeni teknolojilerle üretilmiş yeni sanayi mallarının ticareti ile Avrupa'ya kaçan altınını fazlasıyla geri almak için büyük bir fırsat yaratacaktı. 500 yıl sonra da değişen birşey olmayacak, (doğu ülkeleri kendisi daha iyisini yapmayı beceremediği noktada) batının mallarını kalitesi için yüksek bedellerine rağmen tercih edecekti. Sanatçılar ise kültürel emperyalizm ile Avrupa mal ve kültürüne olan talebi hep canlı tutacak; pazarlama ve raklam faaliyetlerindeki üstün başarıları ile, savaşla bile elde edilemeyecek ülke pazarlarında kendi mallarının yolunu açacaklardı.

Gemiler dolusu altın ve değerli maden batı Avrupa limanlarına boşalmakta, Osmanlı akçesi ise darphanede içine daha değersiz metaller karıştırılarak devalüe(değer düşürme) edilmekteydi. Reel (harbi) geliri ve satınalma gücü düşen işçi sınıfı ise Taksim'in İstanbul'a su dağıtmaktan başka bir amaç için de kullanılabileceğini tartışmaktaydı..

Nereden çıkmıştı o kadar altın? Üretiminde siyanür kullanılmış mıydı? Sarayın çevrecileri ve faizsiz huzurlu kazanç peşinde koşan ekonomistleri de Haliç'ten Sadabad'a kürek çekerken bunu tartışmakta ve bu bağlamda kamuoyunda Haliç'in dibinde gömülü olduğu sıkça konuşulan tonlarca altını çıkartmayı teklif eden Japonlara en çok yüzde kaç pay verilmesinin caiz olduğunu hesap etmekteydiler.

Bu arada anatanrıçalar diyarı Anadolu'da (1591-1611 arasına) neler yaşanmaktaydı?
Ekonomik kriz en çok Anadolu'yu vurmuştu. Üretimin lokomotif şehirleri Bursa ve Konya'da tarlalarda sulama ve ot yolmaya ara verilmiş, bazı çiftlikler tarladan öküz çıkartmak zorunda kalmıştı. Tekstil de sıkıntı yaşıyor; ipeğe olan talepteki düşüşle ipekböcekleri kelebek olup parlayan ışıklara doğru uçuyordu.. Kriz "bişey" geçecek ama ne? diyen padişah, matematikçilerin teğet fonksiyonu ve türevi henüz bulamamış olmasından yana dertliydi.

1500’lerin sonunda Anadolu’da yağmalanmayan yerleşim birimi ve köy kalmamıştı.
1600’lerin başındaki "Büyük Kaçgun" döneminde reaya köyleri bırakıp dağlara, veya kalabalıklara karışabileceği büyük şehirlere kaçtı. Sırf bu döneme özel bi durum olmasa bile temel olarak kaleler, şehri resmi ve gayrı resmi yağmacı ordulardan korumak için yapılmıştır. Anadolu’da bu şekilde (Ankara ve Amasya kaleleri gibi) çok kale vardır.

Sultanahmet Meydanı'ndan Sarayburnu'na uzanan bloklardan oluştuğu ve Topkapı'ya ulaşmanın en hızlı yolunun tramvay olduğu halde adına halen Topkapı Sarayı denilen ve manzarası bugün otogarıyla meşhur Harem'e bakan taraftaki bina olan, Harem dairesinden Sarayı ve iktidarı elinde tutan padişahlar için, açlık ve yüksek vergilerle (ki bağ bahçe arasında biten ottan bile vergi alınırdı) boğuşan halk isyanlarını katliamla bastırmak (örnek Yavuz S.S.) bir gelenekti. Zaten sarayın derdi çoktu. Sefere çıkacak orduları organize etmek, Vilayetlerde tımar, has ve zeametlerin yandaş kapıkullarına ihale edilmesi, İstanbul'un iaşesi ve Kıbrıs davası ciddi sorunlardı. 1581 martında Mısır'dan kalkan buğday yüklü sekiz gemi, yarım milyonluk İstanbul'un, bir günlük yiyecek ihtiyacını ancak karşılayabiliyordu..

Avrupa'nın denizden batıya göçü; Anadolu'da karadan yapılıyor, İstanbul'a göçü atan kurtuluyordu. Anadolu'da ise her zamanki gibi bereketli topraklar kanla sulanıyordu.

Açlık, yüksek vergiler ve yeniçerilerin haraç zulümlerine karşı ayaklanan aileler arasında devletin iyi gözle bakmadığı Türkler ve Canbolatoğulları gibi Kürtler vardı. Bu Kaçış ile ovalardan tarıma elverişsiz dağlık ve ormanlık yerlere kaçanlar, merkezden olabildiğince uzakta kurdukları bu yeni yerleşim yerlerinde (örneğin Koylav -İkizdere) Ekşioğulları gibi soylu aileler kuracaklardı.

Büyük Kaçgun'a neden olan yağmacıların omurgasını Karayazıcı , Kalenderoğlu gibi Celaliler oluştursa bile, suhteler, leventler, sipahiler hatta devletin isyanı bastırsın diye gönderdiği yeniçeri ordusu bile, hemen hepsi geçtikleri köyleri yıkıp, yakıp yağmalamışlar, köylünün elinde ne varsa gaspetmişlerdi. Bir örnekte, Ankara şehri üzerine yürüyen Deli Hasan’a 9.600.000 akçelik bir fidye ödeyerek felaketten sıyrılmayı becerebilmiştir. İstanbul hükümeti Celali elebaşlarına rüşvet olarak beylerbeyliği ve sancakbeyliği payeleri dağıtarak soruna çözüm aramaktadır. Bu dönemde devlet idaresi ortalama bir hesapla Anadolu nüfusunun üçte ikisinin kaçtığını ya da ortadan kaybolduğunu görür ve avariz ödeyen hanelerin üçte bire inmesine boyun eğer. Bunun sonucu büyük bir pahalılık ve açlıktır.. İsyan ve yağma bir süre daha devam eder. Celali orduları on binlerce kişilik mevcudu besleyemediği zaman hareketlerden kopmalar başlar.. 1610 yılından sonra hareketler insan kaynağından zaafiyete düşünce, devlet öldürücü darbeyi indirir. Tarihi günce yazarları 60 ila 100 bin arasında Celalinin öldürüldüğünden söz ederler. Anadolu tarihi kan ve gözyaşı ile yazılmıştır..

Kuyucu Murad Paşa, Celali isyanlarını bastırırken ölüleri ve esirleri, kafalarını kestikten sonra kuyulara doldurması ile meşhur olmuştur. Deyim yerindeyse bu sadrazam, sahibinin elindeki zincire asılan salyalı bir pitbull gibiydi.. Kafalar yakın bir şehrin girişine asılır yada hediye olarak İstanbul'a gönderilirdi. Her kuyuya isyanın önde gideni "kapak olarak" atılırdı. Kuyucudan kaçıp kurtulmayı başaran "kapak olmaktan kurtuldu" diye anılırdı. Kuyucu'nun sadizmi ve nefes alır gibi cinayet işlemesi devşirme Osmanlı ekabirinden olmasına ve devşirildiği için Anadolu'nun yerlisi Türk ve Kürtlere diş bilemesine bağlanır.

Sonuçta devlet gücünü yine göstermiş ve Büyük Kaçış, Büyük Katliamla bitmiştir. Ölenlerin sayıca çokluğu nedeniyle mevcut camiler cenaze namazlarına yetmemiş, daha büyük bir camiye ihtiyaç duyulmuştur. Sultan Ahmed Camii'nin yapımına başlanması da işte bu büyük Celali hareketinin bastırılmasını simgeliyordu.

Osmanlı Devleti bundan sonra duraklama ve durulanma devrine girecek, gerileme döneminden önceki lale devri ise melankolik Osmanlı gençliğinin batı hayranlığının filizlendiği dönem olacaktır. Daha önceden de Ceneviz ve Venediklilere verilen ticari imtiyazlar, Fransız ve İngilizlere(1838 Ticaret Anlaşması ölümcül darbeydi) de verilecek; bu durum Osmanlı'nın yerli sanayisini baltalayıp ekonomik iflasına neden olacaktır. 1881'de gelirlerininin tahsilatını Avrupalı tefecilere bıraktığı Düyun'ı Umumiye'nin kurulması Osmanlı için yolun son virajı oldu.

Bugün de ülkeleri borçlandırarak iflas ettirme taktikleri uygulanıyor.
21.Yüzyılda küre iyice ısınsa da dünyada pek değişen birşey yok..

7 Mayıs 2009 Perşembe

marDİN VAHŞETİ

ne oluyor bize?” demiş Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu.
karıncayı incitmeyi, kuş yuvasını bozmayı bile insanlığın mürüvvetine aykırı gören bir dinin mensubu olduğumuz halde bu vahşetleri yapıyor olmamız gösteriyor ki bir yerde yanlış yapıyoruz” demiş. Bu sözlerde sadece bir yerde yanlış yaptığımız doğru. Çünkü sözlerde doğru adresin din olduğunu, orada “kibarlık”,“hoşgörü” ve insan hayatına saygı olduğunu iddia ediyor. Bunu yaparken de karıncayı örnek veriyor. Şüphesiz ki bu da bir başka BÜYÜK YALAN.

Tarihteki tüm vahşet ve dramlar sizin yüzünüzden yaşandı ey din adamları! İnsanları bu dünyadan soğutmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız. Aydınları din adına, yaradana yaranmak adına az mı katlettiniz?. Gerçekleri yazmaktan başka bir suçu olmayan Turan Dursun'u kim vurdu? Dürüstlüğünün bedelini canıyla ödedi. Halka gerçekleri anlatmak uğruna can verdi. Oysa rahat yaşamak uğruna gerçeği saklayabilirdi. Sivas'ta, Maraş'ta öldürülen insanları ne çabuk unuttunuz? Börtü böcek, gül, şelale fotoğrafları ne kadar güzel değil mi? Ne kadar masum, ne kadar dokunulmaz bir kurum şu Din. Perde arkasındaysa acımasız vahşetin fotoğrafı var. Bu yalan sözleriniz de işte bu suçluluk psikolojisinin bir ifadesi.

Siz, toplu hayvan katliamı olan Kurban'ı bayram yapan, kan akıtmayı ilahi emir olarak telakki eden insanlar olarak; hangi karıncayı incitmemekten bahsediyorsunuz?
Tan vakti ezan sesinden korkan kuşların yuvasını bozmamaktan da bahsedemezsiniz. Konu insan katliamı olduğunda başka canlı türlerinden örnek vermek de yersiz zaten. Ama canını almaya can atmadığınız, canını bağışladığınız bir aydın yok ki örnekleyesiniz. Sonra gelsin karınca, uçsun kuş, aksın şelale, gökyüzünde yıldızlar.. Din yüzünden huzursuz olan ruhumuzu bir türlü DİNlendiremiyoruz..

Tarihte ne kadar çok din adına vahşet yapıldı bunları görmeyecek kadar hafızadan yoksun musunuz? Öyleyse size Prof. Ünvanını kim ve neden verdi? Cehaleti besleyen ve silahlandıran bu gerici kafa değil mi? Akıl ve bilim düşmanı insanları sizler ve bu zihniyet yetiştirmiyor mu? Köy Enstitülerini kapatan da bu kafa değil miydi? Kız çocuklarını okutmak için burs veren vakıflara neden terörist muamelesi yaptınız? Mardin Valisi nasıl olur da "kızları ayrı okullara gönderelim" diyebilir!? Hem bu katiller okula gönderilmemiş kız çocukları mı ki? Atatürk'ün kurduğu laik Cumhuriyeti beğenmeyen "ikinci (numaracı) cumhuriyetçiler", cehaleti besleyen, ondan nemalanan gerici ideolojinizle bu katliam sizin eserinizdir!. Tuttuğunuz yol ülkeyi daha büyük karanlıklara götürecektir. Halka okul, hastane, fabrika vereceğinize; imam, cami, sadaka ve silah verdiniz. Evet. Katiller korucuymuş, silah ve cephaneyi devlet vermiş. Bu töre'rizmi devlet finanse etmiş olmuyor mu?. Binlerce mermi ne için verilmiş? Orası vahşi batı mı? yoksa vahşi doğu mu?

İşin ilginç bir diğer yanı, köyün çiçeği burnunda imamı namazı eda ederlerken vurulmuşlar. Tam 47 insan. Bu bir toplu katliam bir sülalekırım. Yazık. Ey Yüce Yaratıcı!, pek çok vahşete olduğu gibi buna da neden seyirci kaldın? Neden karışmadın? O masum zavallı sabilerin suçu neydi? Eğer cennete gideceklerse bu 80 sene acı, yokluk ve açlıkla sınadığın insanlara haksızlık değil mi? Eğer cennet de kat kat ve orada da kimi ayrıcalıklı ve avantajlı ise oranın bu dünyadan ne farkı var. Sömürü düzeni ilahi emir mi? İlahi adalet kölelik düzeni mi?

Diyanetin başının sözlerini çok anlamlı imiş gibi sürmanşete taşıyan Hürriyet gazetesine ne diyelim? Bunu yaparken din'in iktidar ile sermayeyi birleştirici rolünü mü düşünmüş? Bu manşet tek taraflı yakılan bir barış çubuğu veya uzatılan bir zeytin dalı mı?



Vahşeti azaltmanın yolu din mi Sn. Bardakoğlu?. Öyle ise Hizbullah’ı Hamas’ı, Arabistan ve İran'daki şeriatçı infazları nereye koyacağız? Cihat kültürü ile karıncayı incitmemeyi nasıl aynı kefeye koyabiliyorsunuz?

Ey Sn. Prof. A. Bardakoğlu!.
Bu kan sizin elinizde. Bunun sorumlusu sizlersiniz. Hayatta hiçbir şey eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç olamaz. Recim cezası, el kol vs. kesme olan kısas, kılıçla kafa keserek idam... ve cihat kültürü.. işte bu eyleme geçmiş şeriatın yani cehaletin vahşi uygulamaları değil mi. Karıncadan, kuş yuvasından kanlı vahşi ellerinizi çekin. sistematik bir vahşet kültürüdür din.

Yüzyıllar boyunca yağma ve ganimetin adı cihat olup kutsanmıştır.
İnsanlar cepheye ve ölüme gönderilirken şehit olup cennete gideceklerine inandırılmışlardır. Bunların organizatörleri din adamlarıdır. Rahipler ve imamlardır. Bu proje köleci ve kapitalist sömürü düzeninin bir parçası olarak uyum içinde yürütülmüştür. Gelecekte de aynı dinler tüm savaş ve vahşetlerin; katliam ve zulümlerin sabit sebebi ve yılmaz destekçisi olma fonksiyonunu “ilahi” kaynaktan aldığı manevi güç ve vergilerimizden elde ettikleri mali rantla emperyalist yeni dünya düzeninde sürdürecektir.

Ey Bardakoğlu!, İnsanlık adına, üretme ve adil paylaşım adına, eğitim ve sağlık adına, bilim ve teknolojik ilerleme adına ülkenizin hür ve güçlü geleceği adına bir projeniz var mı? Hiç oldu mu? İnsanlık için ne yaptınız? Dün, bugün ne yaptınız? Yarın ne yapacaksınız? Soruyorum size ve şahsınızda tüm dinci rantiye sınıfına soruyorum. Din, dürüstlüğü emretmez mi? Bunca din adına yapılan vahşet ortadayken ne karıncası? Hangi kuş yuvası? kimi kandırıyorsunuz? Amacınız nedir? Neden varsınız?

Vergilerimizden nemalandığınız büyük rantın üzerinde oturduğunuz yerden, yalan dolan konuşmaktan, iki damla timsah gözyaşı dökmekten utanmıyor musunuz? Size hakkımızı helal etmiyoruz. Yazıklar olsun..

Ey kanla beslenen işbirlikçi ve gerici rantiye!, mabetlerinizde ettiğiniz ibadetler, boğazınızdan huzurlu bir lokma geçmesini sağlıyor mu? Yoksa, bu kadar yalan artık yeter! diye vicdanınızın derinliklerinden cılız da olsa kulağınıza gelen bir ses duyuyor musunuz?
Duymuyorsanız haykıralım: Katliam emrini "ŞIH MEHMET" vermiş!.
Şeyh hazretleri kimseyi sağ bırakmayın buyurmuş, müritler de gereğini yapmışlar.
Her zamanki gibi sorgulamadan.. Kör inançla.. İtaatle.. Cehaletle.. İmanla.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

KARGO KÜLTLER


Richard Dawkins Tanrı Yanılgısı (God Delusion) isimli kitabında hristiyanlık eleştirisi yaparken, İsa'nın muhtemelen hiç yaşamamış olduğundan, bu dini siyasi ve ekonomik amaçları uğrunda halkı kandırmak için kullanan çıkar guruplarından pek bahsetmemiş. Bir ingiliz asilzadesi olduğundan bu anlaşılır bir durum. Fakat dinin sömürüye alet olma fonksiyonundan bahsetmemiş olması ciddi bir eksiklik.. Öte yandan bazı yerlerde gerçekten öğretici örnekler ve sürükleyici bir dil kullanımış.
Dinin kökeni bölümündeki "KARGO KÜLTLER" konusu oldukça ilginç ve eğlenceli.
Yakın geçmişten yeni dinlerin ortaya çıkış örneği olarak bu bahsin üzerine düşünmek gerek. Peki "cargo cult" nedir??


Kısaca bahsetmek gerekirse; Pasifik Malinezya ve Yeni Gine'de yerlilerinin beyaz adamın geliş ile birlikte ilk kez gördükleri kargo sandıklarından çıkan, onlara göre ileri teknoloji ürünü eşya ve araç gerece tanrısal bir anlam yükleyen inançlarına Kargokült deniyor.

Arthur C.Clarke'ın üçüncü ilkesi "Yeterli düzeyde ilerlemiş herhangi bir teknoloji büyüden ayırt edilemez" ifadesinde vücut bulan durum ile bu yeni dinlerin ortaya çıkmasını açıklayabilir. Eric von Danaiken'in kitaplarında dünya dışı varlıkların eski uygarlıklara göründüğünü ve onları etkilediğini bu etkinin inançlarını yönlendirdiğini söylerdi. Bunun gibi "Miraç" mucizesi iddiası da bu teoriyle açıklanabilir belki.
Yerlilere dönelim. Ada halkı beyaz adama uçaklarla gelen kargonun tanrılar tarafından gönderildiğine inanıyor, eğer beyaz adamın sözüne itaat eder, emirlerini yerine getirirse tanrıların daha güzel ve hediyelerle dolu kargolar göndereceğine inanıyordu..

David Attenborough, ada yerlilerinin bu inanışının arkasında yatan gerçeğin biraz da beyaz adamın davranışlarından kaynaklandığını söyler.. Beyaz adam kargo kültünü inanış haline getirebilecek ayinsel davranışlar içerisindedir; “uzun direkleri tellerle sabitlediler; ışıkta parlayan kutuların üzerine oturup bir şeyler dinlediler ve tuhaf gürültüler yayıp boğulurcasına sesler çıkardılar; yerel halkı birbirinin aynı kıyafetler giymeye ikna ettiler ve onları bir yukarı bir aşağı uygun adım yürüttüler; ki bundan daha gereksiz bir uğraş üretmek neredeyse imkansızdır. Ve akabinde yerli halk gizemin cevabını tesadüfen buldu. Beyaz adam bu anlamsız eylemler, yani ayinleri kullanarak tanrıları bu kargoları göndermeye ikna ediyordu. Eğer yerli halk kargo istiyorsa, o halde onlarda aynı şeyi yapmalıydı..”

* * *
İşin daha da ilginci beyaz adamın gittiği ve yerlilerin birbirinden haberdar olmadığı diğer adalarda da birbirlerinden habersiz olarak aynı durum yaşanıyordu. Bunlardan en ilginç olanı John Frum kültü olarak bilinen "Vanuatu" olup halen geçerliliğini yitirmemiştir. Bu dine mensup insanlar her yıl 15 Şubat'ta John'un büyük bir kargo ile döneceğini düşünmekte ve karşılama ayinleri yapmaktadır.
Kargonun uçakla geleceğine inanan yerliler bir araziyi çalılardan temizleyerek, bambudan imal edilmiş kontrol kulesi ve trafik hava kontrolörleri için tahtadan kulaklıklar yaptıkları bir havalimanı inşa etmişler. Orada bugün de John Frum adlı mesihi bekliyorlar!.
*Fotoğrafta kargo getireceklerine inandıkları uçağın inmesi için inşa ettikleri alan daha da inandırıcı olsun diye kuru dallar ve samandan yaptıkları taklit uçakları görebilirsiniz.

Bu dini incelemek için adaya giden bir antropolog, mesih John'a inanan Sam isimli yerliye şu soruyu soruyor:
"Kargonun geleceği söylenen tarihinden sonra 19 yıl geçti. ama John Frum ve söylediği kargosu hala gelmedi. On dokuz yıl, beklemek için çok uzun bir süre değil mi?"
Sam yanıt verir: "Eğer sen, İsa'nın gelmesi için iki bin yıl bekleyebiliyorsan ve o gelmiyorsa, o halde ben de John için on dokuz yıldan fazla bekleyebilirim"

İşte dinlerin oluşumu ve inananların beklentilerinin kolay kolay neden bitmediği böyle birşey işte..

B. OBAMA

Dünyanın yeni kralı seçildi. Acaba bu umut verici bir gelişme mi?

Dünya bir satranç tahtası ve bu oyunu oynayabilenler beyazla oynadıkları oyunu siyah taş ve piyonlarla da oynayabilirler. Vezirin rengi siyah olsa da sonuç değişmez.
Asur kralı: "ben tanrıların çobanıyım" demiş. Halkını da kendi egosuna tutsak etmişti.
Tarihte çok savaş yapıldı ganimet va yağma için. Kazananların bugüne kadar iktidarını taşıdığı söylenebilir. Kaybedenler ise, cennete gideceği yalanına inandırılan ve ölüme korkmadan giden insanlardı.. Tıpkı oyunu kazanmak için feda edilen piyonlar gibi..

* * *
İşte yeni bir üst düzey memur seçilmiş. Dışı siyah içi beyaz biri. Güzel kaval çalan bu çoban kimin için çalışacak? hangi tanrının çobanı olacak? Burada seçimle yenilenen tanrı değil, icra kurulu başkanı. İşi zor. Halkına ödetilecek ağır bir borç yükü faturası var elinde. Önümüzdeki dört yıl tahsildarcılık yapacak.. Bu restorasyon döneminde son körfez savaşının galibi olan şirket ve taşeron kurumların tahsilatları hız kazanacak. Zira son dönemde o kadar borçlandırıldı ve köleleştirildi ki halklar, sistem neredeyse kendi etini yiyen bir canavara dönüştü. Ekonomi tenceresi öyle kaynadı öyle ısındı ki, acilen altı kısılmazsa yanacak ve dibi tutacak.
İngilizce tabirle "cool down the economy" dedikleri bu dönemde durgunluk ve işsizlik zincirleme olarak artarken, karlar azalacak yatırımlar duracak. Bu dönemin özelliği, Arabistan'daki (Kureyş gibi) kabileler arasındaki kutsal "üç aylar" gibi yaraların sarıldığı bir "barış dönemi" formatında geçmesi, toparlanmadan sonra ise yeni yağma ve ganimet saldırıları ile gaza basılacak olmasıdır.


(umut mu?)
* * *
Çobanın güzel kaval çalması da sağılacak koyunların süt verimini artırır belki. Bir sonraki seçimde yeniden seçilme şansı yok. Sonraki dönem İran ve Venezüella'ya "özgürlük" götürüleceği yeni bir canlanma dönemi olacak. Barış bir amaç değil, savaşlar arası geçici bir dönem olarak yaşanır emperyalizm egemenliğinde.

"Hep aynı her şey aynı yalnız kişiler farklı.."
(Kasım 2008)

DİN VE AHLAK

İnanç cehaletin öbür adıdır. Cehaletin olduğu yerde her türlü ahlaksızlık, hukuksuzluk ve vahşet olur. 8 yaşında evlendirilen kız çocukları, dinden çıktığı için kafası kesilerek idam edilenler, bilim düşmanlığı insan hakları ihlalleri vb. gibi.
H.Üzmez vakasını hatırlayalım.. "Ben Allahtan korkan bir insan olmasam işini bitirmiştim" diye ateistleri dolaylı olarak ahlaksızlık yapma potansiyeliyle suçlayabiliyor. Oysa ateistlerin çocuk taciz ettiği bir vaka tarihte görülmüş şey değildir. Onlar eğitim ve zeka seviyesi yüksek, bilim ve sanatta ilerlemiş insanlık ve ülkesi için üreten, yaşayan her canlının yaşama özgürlüğünü "tek hayat" "tek dünya" felsefesi ile savunan insanlardır.

Don Juan öğretilerinde geçen bir konuşmayı anımsıyorum.. Kızılderili şifa niyetine bir bitkiyi kopartırken ona şunu söylüyordu: "Bir gün ben de toprak olacağım ve bedenim sana besin olacak, ama şu an sağlığım için senden birkaç yaprak almaya ihtiyacım var.."
Ne demişti? Ha evet "allahtan korkmuş" evet o korkanları görüyoruz. Arabistan'da 8 yaşında kızı evlendirilmesine onay veren şeriat mahkemesi mi? yoksa sosyalizmin çöküşü ile işsiz ve aç kaldığı için bedenini satmak zorunda kalan üniversite mezunu yetişkin kadınlar mı? Hangisi daha feci?

* * *
Elbette ki çocuk istismarı büyük bir günahtır ve bunun dinen caiz kabul ediliyor olması da aslında tanrıya bir hakarettir.
Oysa onlar öyle namusludur ki saçlarının telini göstermezler "namahrem"dir. Uyanın ey millet!. İslam'ın ilk uyguladığı dönemdeki örnekler ortadayken, bugün siyasi sembol olan türban veya çarşaf, temeldeki bu gerçekleri örtemez. Ancak hep aydınlara iftira atarak kendilerine temize çıkartırlar. Cehaletin kendini en güzel ifade yolu iftiradır. H.Üzmez biz de onu üzmeyelim.. der ve onun kabahatli olsa bile Allah yolunda mücadelesinin cinsel güçle mükafatlandırılıdığına kadar varabilen korkunç savunmalar yaparlar. iftira, gerici felsefenin ahlaksızlığının sadece tipik bir örneğidir. Cennet kurgusu ve orada vaadedilen limitsiz fuhuş ahlaksız tekliflerin en büyüğüdür. Bu teklife evet demeyi nasıl vicdanınıza ve onurunuza kabul ettirebiliyorsunuz?

Bu ahlaksızlık ve çocuk istismarları ile de kalmaz inanç. Kendi emelleri için her türlü hileyi meşru ve hak görür. Zira onlar allahın sevgili kullarıdır ve hem bu dünyada hem de ahirette en güzel rızık ve nimetler onlarındır. Evrensel hukuku hiçe sayan uygulamaları ve bilim düşmanlıklarını bugünkü icraatlarda kolayca görmekteyiz. Onlar servetlerine ölçüsüzce servet katmayı ve ezbere ibadeti icra ederken; diğer taraftan cevaplarını google'dan dahi bulabilecekleri sualleri rab'lerine sorup, şifayı Cleveland'da modern tıbbın cihazlarının ve gayrimüslim doktorların kolarına bırakırlar..

* * *
Modern kölelik asgari ücretli çalışan veya işsiz kitle için devam etmekte ve dinciler bu durumu tanrının sınavının bir parçası olarak görürler. Onlar için sadaka bir sosyal adalet mekanizmasıdır. Yaratıcı kimini kimine, erkeği kadına, efendisini köleye üstün yaratmış ve en güzel rızıklarından vermiştir. Bu konuda bir de Ayet verelim: "Allah hiç bir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve aşikar olarak harcayan bir kimseyi örnek verir. Bunlar hic EŞİT olurlar mı? Hamd Allah'a mahsustur." - Nahl:75
Kuran'da köleliğin yasaklandığına dair hiç bir ayet yoktur..
Olamazdı da. O dönem Arabistan coğrafyasında köleci ekonomik sistem olduğundan; savaşla elde edilen yağma, ganimeti ve köle ticareti ekonominin temel lokomotifiydi. Köle, bir meta bir "medium of exchange" değişim aracı idi. Dinin temelinde ahlaksız emperyalist sömürü düzeni ile pek güzel bir uyum gözlenmektedir. Diğer kitaplı tek tanrılı dinlerde de böyledir.. Latin Amerikada sömürgeciler toprakları, üzerindeki yerliler ile alır satarken, buna isyan eden (zorla hristiyanlaştırılmış) bazı zavallılar, cennette de hristiyanlar olduğu gerekçesiyle cehenneme gitmeyi tercih ediyorlardı. Din tüm sömürü düzenlerinin, (gücünü ilahlardan alan) temel kolonu olarak bütün ihtişamı ve dokunulmazlığı ile dimdik ayaktadır. Halklara büyük yalanlar söyleyen otoriteler, elbette ki bu yalanın da rantını sonuna kadar yiyecek, büyük memurları ile gittikleri sömürge ülkelerinde mabetlerin ihtişamını vurgulayan turistik ziyaretler yapmaktan vazgeçmeyeceklerdir. (İslam'ı düşman ilan eden bir ülkenin başkanı, Sultanahmet Camii ziyaretini neden yapar? işte budur.)



* * *
Kandırılmışlıkları ile sömürü düzenine boyun eğen çoğunluğun, "inançlara saygı" temelinde hayatın her alanına arsızca sokmak istediği sembol ve ritüellere karşı, zavallı aydın azınlığın kendini koruyabileceği, aklını korumak için sığınabileceği tek bir liman yoktur aslında. Zira inançlar saygı beklerken buna katılmayanlar kelle koltukta gezer; "Ben sana saygı duymuyorum, hatta fırsat bulsam canını almak istiyorum" diyen inanca karşı, bir ateist: "bana saygı duymuyorsun, yaşama şansı tanımıyorsun ama benden saygı bekliyorsun öyle mi?" bile diyemez. Kuran şeriatı dinden çıkan ve inanmayanlara, ayrıca da başka dinden olanlara ölüm emri vermiştir. Burada bir ilgiç ayrıntı; Şeriatçı bu dünyada gericiliğe karşı duran aydını infaz ederken, aslında ahiretteki hesaplaşma anını erkene almakta ve işini şansa bırakmamaktadır. Bir yerde de aslında Allah adına karar veren bir yargıç ve cellat olmaktadır. Türkiyede katledilen Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Onat Kutlar gibi aydınlar, kapatılan siteler, dava edilen ve yasaklanan kitaplar bunun ispatıdır...

* * *
Bunun aksini iddia edenler, laik bir ülkede özgürlüklerini yaşarken diğer yandan da muhtemel cennetten olmaktan korkan ikiyüzlülüğü elden bırakmayan hainlerdir. Onlar; Araplar yanlış yapıyor İslam bu değil derken onlara Kuran'ın emir ve yasaklarını, peygamberin hayatını örnek vererek kafalarına göre İslam uyduramayacaklarını hatırlatmak istiyoruz. İslam'ın doğrusu Arabistan'da bugün yaşandığı gibidir. Zira Muhammed Türk değildir. Mekke, Medine ve Kabe Anadolu'da değildir, Kuran Türkçe yazılmamıştır. Hal böyle iken onlar yanılış yapıyor da, siz mi daha iyi biliyorsunuz İslam şeriatını? diye sormak ve akla davet etmek gerek.
* * *
Ey inananlar! Durun daha bitmedi..
Şimdi size ahlaksızlığın kralını anlatacağım.
Düşünün, bir ateist bilim insanını.. tüm hayatı laboratuvarda geçecek. Mabede hiç uğramayacak. İnsanlara şifa olacak aşı ve ilaçları bulmak için tedaviler geliştirmek için çalışacak. Ama bilimin peşinden giderken allah'ı tanımayacak olsun. Ama bulduğu ilaçlar milyonların hayatını kurtaracak. Evlatlarının bebeklerinin ölmemesini sağlayan bu insana minnet duymayacak mısınız ateist olduğu için. Aranızda kelle koltukta mı gezecek?
H.üzmez günahını çektikten sonra cennete gidecek de bu adam sonsuza kadar cehennemde yanacak öyle mi?
Hayali bir cennet uğrunda ibadet eden, vaktini sahte bir ödül için ziyan eden, insanlık ve ülkesi için çaba sarfetmeyen insan elbette ki ahlaksız bir spekülatör olarak nitelendirilebilir.
Sen hayatın boyunca okumayacaksın, bebeğinin sağlığını cehaletin ve sorumsuzluğunla riske atıp tedavisini (o da mecbur kaldığında) doktorlara emanet edeceksin, eğitimini sadece okula bırakacaksın. Ona hiçbir şey katmayacaksın. Hayatın namaz ve oruçla geçecek. Kuranı arapçasından bol okuyup, başındaki bezi iyice sıkacaksın da cennet seni bekliyor olacak öyle mi? İnsanlık için emek harcamayan, çaba sarfetmeyen, birşey üretmeyen bir insan, hayatı ibadetle geçip cennete gidecek de, ateist bilim adamı cehenneme gidecek öyle mi? İşte bu düpedüz ahlaksızlıktır.
Evet evet bütün islam aleminden bir değerli marka (örneğin Sony) çıkmaması, iyi bir bilim adamı çıkmaması, tüm 1,5 milyarlık islam alemindeki bilimsel üretimin %95'inin tek başına (sırf laik olduğu ve türbanı kampüse sokmadığı için) Türkiye'den çıkması size birşey ifade etmiyorsa işte bu düpedüz ahlaksızlığın kralıdır..
Din, en zararlı ve beyin öldürücü madde bağımlılığıdır.
Fakat hasta olduğunu kabul etmeyen, tedaviyi reddeden insan şifa bulamayacaktır. Bağımlının oyu da her zaman torbacıya gidecektir.
* * *
Diğer taraftan dürüst ve onurlu insanlar, akıl ve zekalarının bilimin ışığında kendilerini götürdüğü özgürlük mertebesine: ateizme ve sosyalizme ulaşırlar. Orada hayali çıkar hesaplarına, süper vurgun vaatlerine, ol deyince olacak sayısız lüks ve zevkle dolu uydurma cennetlere ve akli kandırılmışlığa yer yoktur..

TANRI VE KADER

Dünyayı yaratan (smart) zeki bir tanrı varsa ona sorulacak çok sorumuz var. Bu kadar rezil bir dünyayı nasıl yarattığını, çocukların istismar edilip cinayete kurban gitmelerinin (varsa mantıklı bir) sebebini. Dünya savaşları ve Ruanda gibi katliamların neden yaşandığını sorardım. Kader var olduğuna göre bunların bir açıklaması da olmalı. Fakat maalesef bu sorularımı sorma fırsatı bulamayacağım. Zira insanları cennet ve cehenneme gidecekler diye kategorize edecek kadar zekası olan bir tanrı, o zeka ile kainatı yaratamazdı. Nitekim insanın hayal gücü ürünü olan tanrı aynı zamanda da çoğunluğun inandığı bir büyük yalandır. Eric Fromm'un dediği gibi dinlerden özgürleşmek bize öteki dünyayı kaybettirmiş olsa bile bu dünyayı kazandırmıştır. İşte bu yüzden asla şeriatla yönetilen bir ülkeden çıkamayacak bilim insanı, sanatçı, edebiyatçı, sporcu vs. değerler ancak özgür aklın hakim kılındığı laik ülkelerden çıkmaktadır.

* * *
Dini insanın elinden alırsak yerine ne koyacağız diye sorulur.
Cennet hedefinin yerine ne koyacağız? Öncelikle belirtmeliyim ki vicdan'ın kaynağı din değildir. Sosyal adalet ve refahın adil paylaşımı, bilimsel ilerleme ve toplumsal kalkınma, bireysel hak ve özgürlükler, evrensel hukuk ve insan hakları acaba yeterince değerli ve yüce hedefler değil mi? Ya da iyiliği ve kötülüğü akıl, vicdan ve evrensel hak ve hukuk temelinde algılayamaz mıyız?

* * *
Tanrı varsa insanoğlunun yarattığı her güzel şey bir yalandır.
Adalet, bilim, edebiyat, sanat, moden hukuk ve evrensel insan
hayvan ve çocuk hakları, çevreye saygı birikimi işçi hakları ve
köleliğe karşı kazanılan mücadele gibi. Çünkü bunların tamamı
tanrı yanılgısını farkındalığı ile yaratılmıştır. Eric Fromm'un dediği gibi:
"Tanrı yanılgısını farketmek ve öteki dünyayı kaybetmek bize bu dünyayı kazandırır"

* * *
Şeriatla yönetilen ülkelerden hiç bir zaman bir bilim adamı, edebiyatçı,
sanatçı veya sporcu çıkmaması, Sony gibi değerli bir marka yaratıp,
iyi bir TV veya bilgisayar gibi zeka ve emek gerektiren ürünler üretememeleri
de işte bu kahredici ahiret inancının bu dünyayı geçici gösteren ve üretme
ve yaratma eylemlerini baltalayan garip doğasındandır. El ele tutuşan bir çift,
şarkı söyleyen biri, fotoğraf çeken bir doğasever, şarap ve şiirle kafa bulan
bir başkası veya namaz kılmak yerine deney/araştırma yapan bir bilimci gibi.
Bunların şeriatta saygı duyulmayacağı ve kabul görmeyeceği gerçeği,
Tanrı'yı da yaratıcılık ve özgürlük düşmanı, akıl ve mantık yoksunu gaddar
ve intikamcı bir yapıya büründürüp çekilen tüm acı ye yoklukların, savaş ve
sömürülerin bizzat mimarı ve destekçisi konumuna sokmaktadır. Evet.



* * *
İkisinden biri yalandır. Ya insanın yarattığı merhamet, paylaşım, sağlık için aşı, ilaç ve herkes için hukuk, sanat bir yalandır.. ya da Tanrı'nın bizzat kendisi.
Eğer var ise, ona ilk soracağım Ruanda'da 94'te yaşanan vahşetin kader(*)
olmasını nasıl içine sindirebildiği. Olanlara karşı sessiz ve duyarsız kayıtsızlığını
nasıl açıklayabileği.. veya 4 yaşında bir çocuğun tecavüze uğrayıp da sonra vahşice öldürülmesinin nasıl bir kader olduğunu açıklamasını istemek olurdu..
Savaş ve acıların, çocuk istismarının, sömürü ve hainliğin olduğu bir dünyayı yaratmakta nasıl bir mantık içinde olduğunu, kendisinden beklenilen kulluk ve ibadetlerin, ve cennet vaatleriyle yapılan bir ibadetin nasıl ahlakla örüşebileceğini sorardım. Cehennem korkusuyla fenalıktan sakınmanın da bir tür yatırım amaçlı spekülasyon ve insan onuru ve vicdanıyla bağdaşmayan birşey olduğunu görmezden gelen inanırların, 50 rekat yerine 5 rekat için yapılan pazarlıkların her şeyi bilen ve gören o yüce yaratıcıya yakıştırılmasından rahatsız olup olmadığını da Tanrıya sormak elbette ki hiç bir zaman mümkün olmayacak.

* * *
Çünkü Tanrı'yı yaratan insandır. Ve bazı sahtekarların kendi çıkarları doğrultusunda onu ne kadar ustaca kullandıklarını görmek ibret vericidir. Ganimet için savaşa gönderilen bir insana ölürse şehit olup cennete gideceğini söylemek acaba savaşa katılımı ve ölü sayısını ne kadar artırmıştır tarihte? Din, insana yapılmış cazip bir tekliftir. Teklifi yapan Tanrı'yı ise, yaratan yine insandır. Ve bu sistem, tarih boyunca çok can almış, çok sömürüye sebep olmuş olmasına rağmen tepkisiz ve işbirlikçi halklar yaratmıştır..

Evet tanrı varsa onurum ve şerefimle cehenneme merhaba diyeceğim.
Tıpkı katledilen binlerce aydın gibi. Tıpkı Turan Dursun gibi diyorum ki;
"Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim?
yoksa halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?"

İşte aydın sorumluluğu ve onurlu tavrı budur.
Ve ben bunu hiç bir sahte cennete değişmem.


(*) kader. Bu kelime köken olarak Latince "cadere" kelimesinden gelmiştir.
Anlamı İngilizcede "-to fall" Türkçede "düşmek" demektir.
"fall in love" yani "aşka düşmek" anlamında olduğu gibi. Sen benim kaderimsin, kısmetimsin sözlerindeki gibi. Peki düşmek ile kader arasındaki bağlantı nereden geliyor? Muhtemelen şöyle; eski zamanlarda geleceği görmek için krallar büyücüleri kullanırdı. Onlardan yakında savaş çıkacak mı? çıkarsa kim kazanacak?. gibi geleceğe dair tahminlerde bulunması beklenirdi. Büyücülerin yöntemlerinden o zamanlar en yaygını, bir kaptan çeşitli kemik parçalarının yere rastgele atılması ve kemiklerin yerdeki rasgele dağılımlarından bir yorum geliştirip, bir tür fal bakmaları ve böylece geleceği tahmin etmeleriydi. İşte kader, o kemiklerin yere rastgele düşmesi oluyor, yoksa önceden yazılmış ve değişmez bir alınyazısı anlamında değil, şans anlamındadır kader.

DİN NE İŞE YARAR?

Din, toplumları ve halkı köle yapmanın en kolay, en işe yarar yoludur.
Başka türlü olmasa bu yalan bu kadar kollanıp pazarlanıp cilalanıp
rekor diyanet bütçeleriyle ödüllendirilir miydi? Vahşi kapitalizmin
en sevdiği uyuşturma ve kandırma aracı cennet vaatleri ile dolu "din" dir.
Peki öteki dünyada süper zenginlik palavrasıyla sömürüye karşı gelebilecek
tepkileri bertaraf eden yalancılar ahlaksız da, bu yalanlarına kanan insanlar
masum mu? Her sömürgeci gemisinde misyonerleri de götürmüş.
Latin Amerika’nın karnaval şehri Rio bu yükseklikten muhteşem görünüyor. Dünyadaki en büyük İsa heykelinin Brezilya'da olası sizi şaşırtmasın. Sağlam bir gerekçesi vardı bunu inşa edenlerin..
Zavallı eğitimsiz yerlilerin, Avrupa’dan gelen yoğun Portekizli göçü ve kültür emperyalizmine karşın, kendi geleneksel inanç ve kültürel varlıklarını ne kadar koruyabilecekleri şüphelidir. Nüfusun demografik yapısına göre halkın %75'i Katolik olmuş durumda. Portekizlilerin gelirken dil, din vs. gibi kültürel öğelerini yanlarında getirmeleri mantığa uygun olsa da Vatikan’da bile göremeyeceğimiz bu dev heykelin, hem de bu kadar yükseğe konuşlandırılmış olması gene de şaşırtıcı. Dinler her zaman ihtişamlı mabetleri ile insanoğlunu korkutmuş ve otoriteye boyun eğdirmiştir.
Evet, ne diyor bir Latin amerika yerlisi o unutulmaz sözlerinde:
"Onlar gelirken ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı.
Giderlerken bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı!"

İşte din budur. Halkların başındaki en büyük zulüm ve sömürü aracıdır.
Peki çözüm ne?
Cennet cehennem kurgusu olan kitaplı dinler tamamen yasaklanmalı, mabetler yıkılmalı veya kütüphane, hastane, tiyatro salonu, okul gibi işe yarar kurumlar haline getirilmeli; din adamları ise torna, bilgisayarlı muhasebe vb. gibi meslek edindirme kursuna gönderilmelidir. Çocuklarımızın bağımsız ve özgür geleceği ancak buna bağlıdır. Yoksa her yalana kanan, zavallı bir sömürge devleti olarak egemenlerin insafında bir köle halk oluruz. İran örneğini verenlere ise hemen belirtelim; emperyalizmin kıskacında sonları maalesef Irak gibi o coğrafyaya da özgürlük götürülmek olacak gibi. Dini veya etnik temele oturan her tür siyaset; kısa, orta veya uzun vadede emperyalizmin yemi olmaya mahkumdur. Küresel dünyada efendilerin sınırını çizdiği özgürlük; hedefteki devletlere seçilmiş bir işbirlikçi (hain) iktidarlar eliyle götürülemiyorsa, Irak'taki gibi silahla götürülür. Vahşidir kapitalizm..
Buna karşı durmanın tek yolu ise, halkları özgürleştirecek ilerici siyasetle mümkündür. Bugün Latin Amerika'da güçlenen antiemperyalist politik deneyimler buna çok güzel bir örnektir.

"Ne mutlu dinlerden özgürüm diyene"
"Ne mutlu vicdan ve onurunu satmayanlara"

ZEİTGEİST (Çağın Ruhu)

BÜYÜK YALAN'IN BİR SONUCU OLARAK EKONOMİK BUHRAN

Binlerce yıldır halklara söylenip insanlığı uyutan masalların, tüm savaşların, ekonomik kriz ve sömürülerin; sayısız vahşet, haksızlık, hırsızlık ve ahlaksızlıkların; dünyadaki en derin devletin fotoğrafını gösteren, 'Büyük Yalan' ve ardındaki 'Büyük Soygun'un belgeseli; ZEİTGEİST (Çağın Ruhu) http://www.zeitgeistmovie.com/ resmi internet adresinden izlenebilir. İnsanlığa söylenen büyük yalan, efsane ve hikayeler nelerdir? Mısır'ın Güneş Tanrısı'na ne oldu? Merkez Bankaları neye yarar? 11 Eylül hangi teröristlerin işi? Tüm savaşların tek galibi kimdir? ve daha pek çok sorunun cevabı olan gerçekleri öğrendikçe kapitalist sistemin ahlaksız yüzünü dehşetle göreceksiniz.


* * *
Sonuncu kriz, son kriz mi?

Mortgage krizi olarak başlayan ve kartopu gibi büyüyen ve mikrobik bir salgın gibi yayılan son krize baktığımızda, gelecekte olacak daha büyük krizlerin altyapısının oluşturulduğunu görüyoruz. Kapitalizmin ahlaksız doğası savaş ve kriz üretir. Küreselleşme ve liberalizm maskeleri ile girdiği ülkeyi IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlarca borçlandırır ve bir gün bu borç mutlaka ödenecektir. Bu ödeme ülkenin bağımsızlığı pahasında bile olabilir.
Korumacı duvarları yumuşak yöntemlerle aşamazlarsa başka yöntemler denerler. Eğer hedefteki ülkelerde vatansever iktidarlar var ise CIA taşeron örgütü ile darbeler tezgahlar ve sonunda da işbirlikçi bir kukla iktidar bulma konusunda zorluk çekmezler, ki bu gerici faşist iktidarlar çoğu zaman kendi ailesi ve çevresinin zenginleşmesi uğruna halkını bin bir yalan ve dolanla kandırıp, koltuklarında kalıcı olmak için zamanla daha da vahşi bir işbirliğine ve soyguna girerler. Halkın hesabına ise daha çok faiz ve borç yükü ile bir de 'Yaradılış Atlası' türü safsatalarla ölümsüz bir hayat ve aslında sadece sahte bir cennet vaadi düşer. Avrupa ve Amerika'da aynı uyuşturma görevi kilise ve papalık taşeronluğunda icra edilmektedir.

Bugün askeri darbelerden ziyade, medya destekli sivil darbelerle de aynı hedefe ulaşıyorlar. Satın alınmış medyalar, işbirlikçi adaylara verilen maddi manevi destekler, seçim hileleri, kitleleri uyuşturma, aptallaştırma, olmadı kanlı veya kansız darbe.. Ve daha neler neler.. Amaca ulaşmak için her türlü senaryo, entrika, silah, terör, kan ve sömürü mubahtır. Onu da yapamazlarsa emperyalizmin en karanlık ve en vahşi yüzü görünür: Savaş.. Her ne şekilde olursa olsun işgal süreci başlamıştır. Ve yine borçlandırılan ülkeler bir gün bu borçlarını ödemek zamanı geldiğinde elde bir şey olmadığını görüp son çare olarak ülkeyi satışa çıkarırlar. Buna liberalizm ve özelleştirme deniyor. Guantanamo ve Metris'te ise işkenceler devam ediyor. Olayın özü dünyayı köleleştirip vergiye bağlamaktır. Zira kapitalimin en gelişmiş formu olan emperyalizm size borç verir, fakat bu borcu ödeyecek ekonomik ilerleme yapmanızı istemez ve engeller. İşgal sürecinin başarılı olması buna bağlıdır. Bin yıl önce de sistem böyleydi. Asya'nın doğal kaynaklarını, ipek, baharat, hammadde vb. zenginliğini bir düşünün.
Buna karşı Avrupa'da hemen hiçbir şey yoktu. Dönemin değişim aracı ise gümüş ve altındı. Şu halde Avrupa'ya gidecek hammaddeye karşılık altının Asya'ya doğru önlenemez bir göçü olması beklenir değil mi? ama olmadı.. Olamazdı.. Peki neden?.
Daha ileri bir sömürü düzenine sahip Avrupa bu çarkı tersine çevirmeyi başarabilmiştir. Bugün Avrupa'da görebileceğiniz eski feodallerin, derebeylerinin şatolarını bir düşünün.. Bir ekonomik sistem daha ileri, daha gelişmiş bir sistem ise önceki formlara hükmeder. Karl Marx'ın teorisine göre toplumların geçireceği ekonomik evrim süreci sırasıyla; ilkel, köleci, feodal, pre-kapitalist, kapitalist ve emperyalist olmak zorundadır.
Dolayısıyla emperyalistler bugün dünyayı insanlık dışı sömürü yöntemleri ve yalanla yöneten; ülkelere, devlet ve halklara hükmeden çok zalim güçtür..
Durun daha bitmedi!..
Bugün emperyalizm bile aşılmış, bir adım daha evrilmiş gözüküyor!
Buna kısaca, Corporatocracy deniyor. Birkaç dev kartel şirketten oluşan bir borçlandırma ağı şebekesi. Başını bankerlerin çektiği bir üst yapılanma. Uygulamadaki projenin sonucunda da köleleştirilen koca bir dünya.

* * *
Merkez Bankası ne işe yarar?
JP Morgan önderliğinde bankerlerin (sözüm ona) bir daha krizler olmasın diye piyasayı konrol etmek amacı ile senatoda oldubittiye getirilerek kurdukları Amerikan Merkez Bankası, nam-ı değer FED'in, ortağı olan bankerlerin para arzı üzerindeki oyunları ile 1929 Büyük Buhran'ına sebep olduğunu, ve o dönemki hükümetin kurtarma paketinin bugünkü eşdeğer maliyetinin sadece 200milyar$ olduğunu, fakat bugünkü Amerika'yı kurtarma paketinin 850milyar$ olduğunu görmek bir işaret olabilir. Her kriz bir öncekinden daha büyük olacak sistemin doğası gereği.. İMKB Başkanı Hüseyin Erkan, 16 Ekim'de yaptığı açıklamada aynen şu cümleyi söylüyor:
'Tünelin sonundaki ışığı öyle kolay kolay göremeyeceğiz gibi geliyor. Tünelin ucunda bir ışık var ama o ışık güneş ışığı mı yoksa karşıdan gelen trenin ışığı mı belli değil'.. Bunu söylerken işlem gören şirket hisselerinin piyasa değerinin bir yılda üçte bire indiğini düşünürsek durumun vehameti daha net anlaşılır.

* * *
Savaşın taraflarını netleştirelim..
Kazananlar (corporatocracy ve bankerler), ve kaybedenler (devletler ve halk) ise hep aynı..
Banker örneği olarak: JP Morgan Chase.
Chase Manhattan birleşmesi ve Bank One'ı aldıktan sonra o, ABD'nın en büyük bankası, Forbes dergisinin Nisan 2008'de yayınladığı rapora göre, dünyanın en büyük 4. şirketi. Son krizde Bear Stearns'i, Bear'in merkez binasının değerinin dörtte bir fiyatına satın alan ve bu süreçte de FED'den kredi almış olması ile krizden büyük kar eden bir büyük Tefeci. Aynı taşla vurulan ikinci kuş ise muhasebe kayıtlarında bu dönem görünen büyük kar düşüşüdür. Bunun meali de kamuya ödenen daha az vergi ve küçük hissedarlardan kaçırılan daha çok temettüdür.
Kaybedenler.. Merkez bankalarına borçlandırılan ve bu borcu da yine ödemek için yine merkez bankası'na borçlandırılan iki yakası hiç bir zaman bir araya gelmeyen fiilen batık devletler. Örneğin ABD.. Ve artan faiz ve vergi yükünü sırtlamak zorunda kalan modern köleler, ve işsizlik, ve hatta açlık.. Bankalara kredi borcunu ödeyemeyen; krizde işini, evini, arabasını her şeyini bir anda ne olduğunu anlayamadan kaybeden milyonlar..
Ey insanlar! sizleri futbol, eğlence ve medyayla uyuturlarken aklınız neredeydi? Ülkesinin geleceğini düşünen aydınlar işkencelerde katledilip yok edilirken neredeydiniz? Neden susuyordunuz? Şimdi işte sıra size de geldi. Ülkenize özgürlük Irak'taki gibi gelmediyse, kurtarma paketleriyle gelecek. Kurtarma paketi!.. İyi de kimi kimden kurtarıyorsunuz? Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek ve konut üretilebilirken, sizi açlıkla korkutup terbiye etme projelerinde boyun eğip minnettarlık duymanız içindir bu paketler.. ve tabi mutlaka bedelini yine ödeyecek olan insanlardır.. Sizin bankalara borcunuz olmasa bile devletinizin var!
ve onlar bu tefecilere faizi ödemek için sizden daha çok vergi toplamak zorundalar. bu da yetmeyecek ve ülke toprakları, şirketleri kısacası bağımsızlığı satışa çıkarılacaktır.
Maalesef bu, borçlandırma ve köleleştirme operasyonunun bir parçasıdır. Bütün dünya bu oyunun oynandığı bir sahne. Biz bu filmi daha önce çok defa izlememiş miydik?.. Biri bizi gözetliyor, iyi uykular diyor. Uyanana ne mi oluyor?? Garantili ebedi bir uyku için kolluk kuvvetlerinde sopa hazır!

* * *
Yurttaşlık hakkı olarak seçimler..
Demokrasinin gereği demokratik seçimler, emperyalizmin yerel işbirlikçi adayı yarışına dönmüştür. Büyük Yalan'ı bilen, fakat bunu halkından kendi çıkarı için gizleyen bu işbirlikçileri tanımalı ve onların yerine aday olan parti ve politikacılara da asla itibar etmemeliyiz. Özgürlük diye bize yutturdukları sadece emperyalizme ve sömürüye özgürlüktür. Kürselleşmeyi ve sözde özgürlükleri savunan satılmış liboşların, ülkesini (burada yazamayacağım) nelere satabilecekleri kendi yazılarında vardır..
Oysa özgürlük dedikleri egemenlerin bizi daha çok tutsak ettikleri bir düzenin projesidir. Ve Irak'a US Army eliyle götürülen özgürlük de işte bu özgürlükle aynıdır. Dünyada pek çok yerde birçok soykırım yapılırken örneğin, en kanlılarından biri olan Ruanda’da 1994'te 100 günde 1 milyon!! insan machetelerle (büyük satırlar) doğranırken, nehirlerden kızıl bir insan cesedi seli akarken, bu emperyalistler ve sözde yardım kuruluşları sadece kaçmış ve uzaktan katliamı seyretmiştir (hatta Fransızlar katliamcı kabileye yardım bile etmiş) ve orada olanları herkes uzaktan seyretmişlerdir. Orada yaşananlar Birleşmiş Milletler raporlarında akıl almaz bir vahşeti sergilemektedir. Canlı canlı vahşice doğranan insanlar, hamile kadınların karnı yarılıp ebeveynlerine yedirilen ceninler, doğramaktan yorgun düşen Tutsilerin kaçmasın diye aşil tendonlarını kestikleri Hutular, parası olanların bedelini ödeyerek kurşunla acısız ölümü satın almaları ve daha neler neler..
İşte Ruanda’da 100 günde bunlar olurken, emperyalistler neredeydi? Seyrederken neler hissettiler? Bunlar Ortadoğu'da, Asya'da, Afrika'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda nerede olursa olsun, savaşlara kendilerine kar üretecek bir silah satışı mekanizması olarak bakar ve saflarını buna göre seçerler. İnsanlara ise hiç bir zaman acımazlar. Bu görev kitaplı dinler eliyle Tanrı'ya havale edilmiştir. Onların tek düşündükleri kendi aileleri ve servetleridir. Diğer insanlar ise yarattıkları katma değer ve faiz geliri ile orantılı olarak birinci veya ikinci sınıf yurttaş olabilirler. Ama bu kısmi refah, yurttaşların da birer köle oldukları gerçeğini değiştirmez. Gün gelip onlar da ürettikleri katma değer azalırsa harcanıp bir kenara atılacaktır. 'Züğürt Ağa' filmini seyretmiş olanlar kapitalizmin insanı, nasıl insanlıktan çıkarttığını ibretle izlemiştir. Dürüstlük ve erdem sahibi olanlar bu vahşi rekabet ortamında (uyanık azınlığın aksine) yok olup giderler.

* * *
Türkiye'de durum neydi ve bugün ne olmakta?
Ekonomik ve siyasi sömürü çarkında Bizans'tan 1971'e kadar yaşanan borçlandırılma ve fakirleştirilme süreci olarak; Anadolu'nun gerçek tarihini diyalektik çözümlemeli olarak anlatan bir başucu kaynağı olarak: Stefanos Yerasimos'un 'Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye' isimli mükemmel eseri okunabilir. 1945 sonrası ABD yardımları ve borçlandırma yoluyla işgal projesi Rakofeller'in ortaya çıkarılan mektubunda okunabilir. 12 Eylül 1980 CIA darbesinden bugüne yaşanan borçlandırma ve Atatürk'ün bağımsız Türkiye'sini tam gaz işgal projesi ise zaten malum.
(Ayrıca dünya çağında sömürü taktikleri için John Perkins'in "Bir ekonomik tetikçinin itirafları" kitabı çok iyi bir referanstır)

***
Küreselleşme ve liberalizm maskesi takan emperyalist soyguncular, daha çok teröristler ve 11 Eylül'ler ile hayali düşmanlar yaratacak. Hiç bir zaman yakalayamayacaklarını bildikleri teröristleri mağaralarda avlamak için ülkeleri işgal edecekler. Etnik siyasetleri körükleyerek böl ve yönet taktiği ile halkları birbirlerine kırdırırken, savaşlar bizim evlatlarımızı yutacak.. Biz şehitlerimize yanarken, bu savaşı çeşitli bahanelerle çıkartan, hükümetlere borç vererek finanse eden bankerler ve büyük silah üreticisi tekeller ise büyük karlar edecek. Sonuçta olan, yine unutulmaz acılarla bedel ödeyen halklara olacak. Onlar zengin, siyasi ve askeri olarak güçlü oldukları sürece, yaptıkları her vahşet, işgal, (Irak örneğindeki gibi) ve toplu katliamlar yanlarına kar kalacak ve suç, mazlumların üzerine yıkılacaktır..

Ama bu dünya geçici ve yalan, bu sadece bir sınav ve elbet bunların hesabı ahirette sorulacak!. Değil mi? Adalet elbet tecelli edecek değil mi? Tek umudumuz ilahi adalete olan inancımız. Yoksa yapanların yanına kar kalacak tüm bu zulüm, vahşet ve haksızlıklar.. Bize bunu öğrettiler. Biz de inandık. İnandırıldık. Hikmetinden sual etmedik. Etmedik de hata mı ettik??!.

Yoksa bu da, modern küresel efendilerin, yerel işbirlikçi hainlerin ağzından halklara yutturdukları bir kandırmaca, bir beyin uyuşturmaca ve Büyük Yalan’ın bi parçası mı?.. İlkçağların ilkel köleci ekonomilerden, modern çağın (silent majority) sessiz çoğunluk destekli "demokrasiyle yönetilen" toplumlarına uzanan bu evrim serüveninde değişen pek birşey yok..
(Ekim 2008)

KABE

Kabe=Cube=Ka’b= Küp

Kabe’yi ilk inşa ettirenin Hz. İbrahim (Abraham-Brahman) olduğu bilinmektedir.
Yapı olarak 145 metrekarelik bir alana sahiptir. Yüksekliği 16 metredir.
630 yılında yüksekliğinin bundan daha az olduğunu Mekke’nin fetih günü Hz. Muhammed’in, damadı Hz. Ali’yi omuzlarına çıkarıp onun da Kâbe’nin üzerindeki putları aşağı indirip kırdığına dair rivayet edilen hadisten anlıyoruz.

İnanışa göre; Hz. Adem, cennetten çıkarılınca beraberinde bir cennet taşı ve bir asa getirmişti. Bu asa daha sonra Hz. Musa tarafından bulundu. Taş ise bir cennet taşıydı ve cennetin bir hatırası olarak Hz. Adem bu taşı Kabe’ye yerleştirmiştir. Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber diyor ki, "başlangıçta bu taş, bembeyazdı. Senelerce günahkarların dokunmasıyla ve kurban edilen hayvanların kanlarının bu taşa sürülmesinden ötürü taş, siyah oldu"

(Hacer-ül-esved’in dünya üzerine düşmüş ve kutsal sayılmış ilk meteoritlerden biri olması da mümkündür)
Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmesinde 5 yıl önce bir sel sonucu Kâbe yıkıldı. Kabileler Kâbe’yi yeniden inşa etmek için duvarcı ustası Yunanlı Yakum ve Mısırlı bir marangozu görevlendirdiler. Sıra Hacer-ül Esved’in yerleştirilmesine gelince, onu yerine koyma Hz. Muhammed’e verilmişti.

İslamiyetten önce de Araplar tarafından kutsal Kabe’de, kutsal putlar bulunmaktaydı. Mekke’nin fethinden sonra (630) putlar atılmıştır. Yezid ve İbn-i Zübeyr savaşında Kâbe mancınık atışından isabet aldı ve yıkıldı, yandı. İbn-i Zübeyr Kâbe’yi yıkıp yeniden inşa etti. Mervan döneminde Kâbe eski haline döndürüldü.

Osmanlı padişahı Kanuni S.S. tarafından da onarılan Kabe, 5. onarımını I. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murad döneminde yine sel baskını sonucu yıkılmış ve hemen onarılmıştır. İlk kez Kabe’ye örtü giydiren kişi, Yemen Tubbalarından Ebu Bekir Es’ad’dır ve içeriden perde örten ilk kişi de Abbas Bin Abdulmuttalib’in annesidir.

Kabe’nin içinde 9 adet oyma, 1 adet altın kabartma Ayet, işlemeli tahta bir sandık, oymalı ve içinde tütsü yakılan tarihi bir ocak, metal zemzem testileri ve kandiller bulunuyor. Hepsinin tarihi eserler olduğu düşünüldüğünde Kabe, bir müze olarak bile görülmesi gereken özel yerlerdendir.

Bugün, dev Hilton ve Sheraton Otellerinin gölgesinde kalmış olsa bile, her yıl Suudi’ler tarafından verilen ülke kotalarına göre milyonlarca Müslüman’ın, etrafında yedi defa dönüp Hacı olmaya binlerce kilometre mesafeden geldiği Kabe’ye gösterilen sevgi ve saygı muazzamdır. Mekke’de binlerce dolarlık Kabe manzaralı, klimalı lüks otellerde veya civar çadırlarda veya yol kenarlarında açıkta konaklasalar bile Kabe’ye gelince tüm hacılar eşittir hiç birinin diğerine bir üstünlüğü yoktur. Belki de işte bu nedenle kutsaldır.



"Allah, Kabe’yi, o saygıya layık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddi ve manevi yönlerden) insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da Allah’ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir” (Maide Suresi, 97.Ayet)

* * *

Abraham, “A-Brahm”(Brahman olmayan demektir)

Bu konuyu biraz irdelemek gerekiyor..

Mekke, Hindistan’dan Saraisvati nehrinin kuruması nedeniyle göç edip gelen Brahmin misyonerleri tarafından kurulmuştu. İslamiyet’ten önce, Arapların Hinduizmine tsaba denilirdi. tsaba veya saba "tanrıların meclisi" anlamına gelen bir Sanskritçe kelimedir. tsaba ayrıca isa-ayalam (siva’nin mabedi) denilirdi. Müslüman kelimesi mose-ayalam (siva’nin mabedi) sabaizm’in başka bir adıdır. Kelime sonradan İslam olarak kısalmıştır. “İlahi merhamet”in Keşmircedeki karşılığı da “Raham” (Rahmet, Rahim, Rahman??)

Hz. Muhammed Kureyşi kavminin bir mensubu olarak ilk başta bir Sabaist’ti. Tsabaistler Abraham’ı bir tanrı olarak görmezlerdi. Araplar onu bir avatar veya tanrı tarafından seçilmiş bir öğretmen olarak kabul ederlerdi. Abraham çoktanrıcılığa sırtını çevirmiş birisi olarak gösteriliyordu.

Kabe’nin mimarı Abraham (İbrahim) muhtemelen Hintli bir rahipti.
Adem ile Hava kültürünün kurucusuydu ve tek tanrılı dinini Batı Asya’ya
(yani dünyaya ihraç edilmek üzere Ortadoğu’ya) taşıdı. Tüm tek tanrılı/kitaplı
dinlerin kökeninin Ortadoğu kaynaklı olması bundan olmalı.


Burada tek tanrılı din fikrinde başarısını ilk olarak Musevilik, sonra Hıristiyanlık ve son olarak da İslamiyet olarak görüyoruz. Bu dinlerin birbirinden ayrı ve hatta birbirine düşman olmasını ise; ticaret yollarının geçtiği bu topraklara hakim olmak için kökenleri akrabalık yumağı olduğu için(*) ulusal birlik oluşturamayan, toplulukların inanç temelinde farklılaşıp, bu sayede güçlü devletler kurması olarak açıklayabilir miyiz? Belki..

(*)Yahudiler Kalani adında bir Hint kavim veya mezhepti. Kureyş Kabilesi Adnani’dir ve İbrahim (Abraham) soyundandır. Yahudilerle Filistinlilerin ataları amca çocuklarıdır, Kürtlerin anayurdu Hindistan’ın Pencap bölgesidir..

Fakat kesin olan bir şey var ki,
Ortadoğu kazanı, sanayi devrimine kadar Asya, Afrika ve Avrupa arasında bir merkezi geçit ve önemli bir ticari kavşaktı ve buraya hakim olan kabile, ticaretten gelen zenginliği de ele geçirecekti ve coğrafyayı yönetme erkini elinde tutacaktı. Sanayi devriminden sonra ise bölgenin önemi bu sefer de petrol kaynakları ve enerji koridorlarının merkezi olması yüzünden artmış ve bölge sakinleri aralarındaki bin yılların kavgasına bir son verip, az da olsa huzur bulma şansına erişememiştir.

Bu akrabalık yumağının dışında kalan milletlerden biri de Orta Asyalı Türklerdir.
Türk dış siyasetinde, komşu Ortadoğu kazanına karşı göreceli bir kayıtsızlık geleneği vardır. Oysa 16.başkanı Abraham olan ABD için oraya coğrafi olarak çook uzak bir ülke da olsa aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Acıyorum da en çok da çocuklara acıyorum, kaderinde Ortadoğu’da çocuk olmak olan sabilere. Pazaryerinde anacığının elini tutarken havaya uçurulan, yada neredeyse ağırlığı kadar tüfekler ellerine tutuşturulup da oyun çağında katil yapılmak istenen çocuklara..